|
Yüzümü kara çıkarma!
"Ya Rabbi, benim yüzümden, bu iki arkadaşımı aç bırakma! Benim senden bir şey istemeye yüzüm yok, fakat arkadaşlarım temiz kimseler, onları benim sebebimle sıkıntıya sokma!"
Yunus Emre hazretleri, tasavvuf ehli, Hak asığı bir zattır. Şiirleri, asırlar boyunca zevkle ve ibretle okunmuştur.
Türbesi, Eskişehir’in Mihalıççık ilçesine bağlı Yunus Emre köyündedir. Başka yerlerde de, mezarı, türbesi olduğu bildirilmektedir.
1948 yılında, Ankara-Eskişehir demiryolu genişletilirken, Yunus Emre hazretlerinin mezarı kaldırılmak istendi. Fakat bütün gayretlere rağmen, buna muvaffak olunamadı. Hatta bir defasında, döşenen rayların sökülüp, 8-10 metre geriye atıldığı görüldü.
Bunun üzerine, yakındaki tepeciğin üzerine nakledilmesi düşünüldü. Bu isi beş kişilik bir heyet tanzim ediyordu. Başka kimsenin haberi yoktu. Hazırlıklar tamamlandı. Ertesi sabah erkenden, kimseye haber vermeden, merasim yapılmadan bu nakil isi gerçekleştirilecekti.
Sabahleyin mezarın yanına vardıklarında, otuz binden fazla insanin orada toplandıkları görüldü. Bu kimselerin nasıl haberi olduğu ve kimler olduğu anlaşılamamıştır.
Bedeni çürümemiştir
Yunus Emre’nin kabri itina ile açıldı. 700 yılı geçtiği hâlde, bedeninin hiç çürümediği görüldü. Bir eli yüzünde, bir eli de kalbinin üzerinde rahat bir şekilde uzanmış, sanki uyuyordu. Mübarek bedeni oradan alınıp, tabuta konarak, 100 metre ilerdeki yeni mezarına nakledildi. Yüz metrelik yol ancak üç saatte alınabildi.
Yunus Emre hazretleri, Tapduk Emre’nin hem talebesi, hem de damadı idi. Bir işaret üzerine, Tapduk Emre’nin yanına gelip, buna otuz sene hizmet etti.
Otuz sene içinde, manevî yönden birçok dereceler geçmesine rağmen, bunları kâfi görmeyip, oradan ayrılmak istedi. Hocası ayrılmasını uygun görmedi ise de, ısrarlı olduğunu görünce müsaade etti.
Dergâhtan ayrılan, Hz. Yunus, ağlayarak dağları, taşları dolaşmaya başladı. Kendi kendine, "Otuz sene hizmet ettim. Niçin gereği gibi istifade edemedim" diye inliyordu.
Epey bir zaman, böyle deli divane dolaştı. Bir gün iki kimseye rastladı. Onlarla tanışıp arkadaş oldu. Artik üçü beraber dolaşıyorlardı. Yemek vakti gelmişti. Aralarında söyle bir anlaşma yaptılar. Her yemek vaktinde, birisi duâ edecek, duâ neticesinde gelen yemek ile karınlarını doyuracaklardı.
Bir müddet beraber dolaştıktan sonra, karınları acıktı. İçlerinden birisi duâ etti, sonra bir sofra yemek geldi. Beraber yediler. Başka bir vakitte, diğer kimse duâ etti. Yine bir sofra geldi. Yine beraber yediler.
Artik sıra Yunus Emre’ye gelmişti. Çok üzülüyordu. Ne yapacağını sasırdı. Duâsının kabul olmayacağından endişe ediyordu. Çaresizlik içinde söyle duâ etti:
- Ya Rabbi, benim yüzümü kara çıkarma! Benim yüzümden, bu iki arkadaşımı aç bırakma! Benim senden bir şey istemeye yüzüm yok, fakat arkadaşlarım temiz kimseler, onları benim sebebimle sıkıntıya sokma! Ya Rabbi, arkadaşlarım kimin yüzü suyu hürmetine duâ ettilerse, onun hürmetine duâmı kabul eyle.
Önce siz söyleyin!
Duâsı bitince, her zaman bir sofra geldiği hâlde, bu defa iki sofra birden geldi. Arkadaşları şaşırmıştı. Beraberce yemeği yediler. Arkadaşları Yunus’a sordular:
- Sen kimin yüzü suyu hürmetine diye duâ ettin?
- Önce siz söyleyin!
- Biz, Tapduk Emre’nin kapısında hizmet eden Derviş Yunus’un hürmetine duâ ettik.
Bu hadiseden sonra durumu anlayan Yunus Emre, derhal geri gelip, hocasından özür diledi. Hocası da, "Zaten senin geleceğini biliyordum. Senin nasibin bu kapıdadır" dedi.
(Mehmet Oruç) |