Sabretmenin Mükafatı
Bu dünya zahmet ve belâ yeridir. Bu dünyaya gelen, bu musîbetlere mâruz kalacaktır. Bir kimsenin ana-baba, kardeş, evlât veya dostlarından biri ölebilir. Kişi, çeşitli hastalıklara mâruz kalabilir, iftiraya uğrayabilir, malini mülkünü kaybedip iflâs edebilir. Bu felâketlere sabretmezse devamlı huzursuz olur, doğru dürüst ibâdet edemez.
Dünya ve âhiret hayatini kazanmak isteyenin açlığa, insanların kötülemesine ve çeşitli musîbetlere sabretmesi lâzımdır. Kim Allahtan korkarak sabrederse sıkıntılardan kurtulur. Sabreden murâdına erer.
Eyyüb aleyhisselâmın sabrı, dillere destan olmuş ve Allahü teâlâ onu sabrından dolayı övmüştür. Allahü teâlâ sabredenleri sevdiğini ve ecirlerinin hesapsız ödeneceğini bildirmiştir. Sabır, erişmek istenen şeylerin anahtarıdır. Her hayra sabırla ulaşılır. Ne mutlu sabredenlere...
Mukadder olan şey basa gelir, eğer sabredilirse ecri görülür. Sabredilmez, bağırılırsa, günâha girilir ve huzursuz olunur.
İmam-i Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
Her gün insanin karsılaştığı her şey Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile var olmaktadır. Bunun için, irâdelerimizi O'nun irâdesine uydurmalıyız! Karsılaştığımız her şeyi aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur. Kul isek, böyle olmalıyız! Böyle olmamak kulluğu kabûl etmemek ve sâhibine karşı gelmek olur. Allahü teâlâ, hadîs-i kudsîde buyuruyor ki:
(Kazâ ve kaderime râzı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belâlara sabretmeyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)
Allahü teâlâ, sevdiklerini sıkıntılara mâruz bırakır. Nitekim hadîs-i şerîfte:
(Dünyada en çok musîbete mâruz kalanlar Peygamberler, âlimler, velîler, şehidlerdir.) buyuruldu.
Allahü teâlânın gönderdiği belâ ve sıkıntılara sabrederek göğüs germek büyük nimettir. Sabredemeyen felâkete düçâr olur.
Mâruz kalınan felâketler insanin ibâdet etmesini engelliyebilir. Bir hastalık, bir belâ gelince bağırıp çağırmak fayda vermez. Aksine zararlı olur. Bunun tek çâresi Allahın takdirine râzı olmaktır. Mâruz kalınan musîbetlerin ve çekilen zahmetlerin getireceği perişanlıktan kurtulmanın tek çâresi sabretmektir. Sabırlı olmayan muvaffak olamaz.
Hazret-i Ali buyurdu ki:
- Hükümdar, kimi haksiz yere hapseder de hapiste ölürse o şehittir. Eğer haksiz yere döver ve bundan ölürse o şehittir.
Resulallah efendimiz buyurdu ki:
- Kişinin Allah indinde öyle derecesi bulunur ki, ona ameliyle ulaşamaz. Fakat vücudu bir musîbete mâruz kalır. Bununla o dereceye ulaşır.
Yüce olan Allahın, "Kim bir kötülük yaparsa onunla cezâlanır ve o, kendisine Allahtan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulamaz" meâlindeki kelâmı nâzil olduğu zaman, hazret-i Ebû Bekir, Peygamberimize sordu:
- Yâ Resulallah, bu âyetten sonra nasıl ferahlanılır?
Resûl aleyhisselâm ona cevaben buyurdular ki:
- Yâ Ebâ Bekir. Sen hiç hasta olmuyor musun? Senin başına hiç musîbet gelmiyor mu? Sen hiç ezâlara, cefâlara mâruz kalmıyor musun? Hiç kederlenmiyor musun? İste bütün bunlar senin kusûrların, senin hatâların için birer kefâret olur, kusûrlarının bağışlanmasını sağlar.
Habbâb bin Eret anlatır:
- Bir defasında biz, Resûlullah efendimize gitmiştik. O, Kâbe'nin gölgesinde oturmaktaydı. Kendisine:
- Yâ Resûlallah, bizim için Allaha duâ edip, yardim talebinde bulunuyor musunuz?" diye sorduk.
Bizim bu sözümüz üzerine oturdu. Sonra söyle buyurdu:
- Sizden önceki kavimlerde, ba'zan bir adam getirilir, bir çukur kazılarak oraya konur, sonra da testere başına konarak iki sak edilirdi. Fakat bu azâp bile onu dîninden döndüremezdi.
(Mehmet Oruç)